İnsan odaklı anayasa insana ne kadar güvenecek?


AKP insan odaklı anayasa yapacağız diyor.
Yani devlet mekanizmasının insanlara tahakküm etmeyeceği bir düzen.
Öyle ya, yurttaşlar bir araya gelip devlet denen mekanizmayı oluşturuyor, sonra o mekanizma kendisini oluşturan yurttaşlara önyargıyla bakıyor ve  “ben sana güvenemem” diyor.
Bunda bir yanlışlık yok mu?
Var elbette.
O zaman yapılacak olan şey bu devlet mekanizmasının yurttaşlarına yaptığı baskıyı, bu güvensizliği yine yurttaşların eliyle kaldırmak olmalı değil mi?

Mevcut anayasamızın bir hükmü var.
Madde 15’de diyor ki “ ...kişinin maddi… varlığının bütünlüğüne dokunulamaz”.
Yani devlet kimsenin elinden malını mülkünü, parasını alamaz.
Bakalım gerçekten de öyle mi acaba?

Örnek biraz enteresan gelebilir ama çarpıcı ve aynen geçerli:
Esnafsınız, bir şeyler alıp satıyorsunuz;  sabah bir de bakıyorsunuz ki gece kepenk kırılmış, birileri dükkânda ne kadar mal varsa götürmüş.
Sözde güvenlik kameralarınız var ama şimdilik “dükkânınızın hangi beceriyle ve el çabukluğuyla soyulduğuna dair bir belgesel” olmaktan başka işinize yaramıyor.
Bu durumda ne yapacaksınız?
Doğruca karakola gidip durumu bildiriyorsunuz, ifadeler alınıyor, zabıtlar tutuluyor ve kısacası ortaya çıkan durumu devlet eliyle belgelendiriyorsunuz.

Mal gitti mi? Gitti.
 Zarar ettiniz mi? Ettiniz.
Olay gerçek mi? Elbette gerçek ve devletten de belgeli.

Gidiyorsunuz Maliyeye.
Durum aynen böyle, böyle, böyle.
“İşte bu da devletimizin bir başka kolunun “karakolunun” belgesi.”
Maliye olmaz diyor.
“Sen şimdi bu senin elinde olmayan malları sanki satmış gibi işlem yapacaksın.”
“Yani bir müşteriye satmış olsaydın ne kadar hâsılat yazıp ne kadar Gelir Vergisi, ne kadar Katma Değer Vergisi ödeyecek idiysen yine öyle ödeyeceksin.

Şaşırdınız değil mi?
Adam malı çaldırmış.
Devletin bir kolu belgelendirmiş.
Diğer kolu; bırakın sizin beyanınızı, devletin karakolunun belgesine rağmen “olmaz” diyor. “Sen şimdi bunları satmış gibi yapacak ve vergilerini de ödeyeceksin”
Yahu ne vergisi; mal gitmiş, zarar edilmiş, zararı gidermek beklenmese de,  sen en azından “üzülme telafi edersin” diyeceğin yerde bir de bunun vergisini istiyorsun.

Peki bu nereden kaynaklanıyor?
Bizim Gelir Vergisi Kanunu da, Katma Değer Vergisi Kanunu da aynen “ hırsızlık yoluyla çaldırdığın malın vergisini vereceksin” diyor.
İyi de hani devlet yurttaşların” maddi varlığının bütünlüğüne dokunamaz”dı?
Burada bakıyorsunuz; maddi varlığa değil, kaybedilmiş varlığa bile varlık muamelesi yapılıp dokunuluyor.
Haydi malı götüren hırsızdı diyelim, peki bu durumu bile bile, zararı devletin bir başka kolu tarafından belgelenmiş bir yurttaştan sanki bu malları satmış gibi vergi isteyerek o dokunulamaz denen maddi varlığına basbayağı dokunulmuyor mu?

Efendim gerekçe olarak deniyor ki;  ya yurttaş hırsızlık numarasıyla vergiden kaçarsa biz o vergiyi nasıl toplayacağız?
O zaman biz de soralım bakalım:
Bu bahaneyle her soyulmuş yurttaşa “hadi canım, sen mutlaka malı sattın da vergisini vermemek için bu numaraya yatıyorsun” demek mümkün müdür? Bunu baştan varsaymak mümkün müdür?
Bırakalım Anayasayı, Vergi Usul Kanunu’nun 3. Maddesinde bile” vergi ile ilgili olayların gerçek mahiyeti esastır, bu durum her türlü yolla ispatlanabilir” demiyor mu?
Hani olayların gerçek mahiyeti esastı?
Hani o gerçek durum her yolla, -bu arada devletin karakolunun belgesiyle de- ispatlanabilirdi?
Neden olmuyor?
Neden istisnasız her olayda “neme lazım, bu işlerde hiç kimseye güvenilmez” deniyor?
Gerçekten “ insan”  bu işin neresinde?

Şimdi yeni anayasa yapılırken,” bu anayasa insan odaklı olacak” denirken acaba yapılacak düzenlemelerde devletin kendi yurttaşına şimdiki bakış açısı değişecek mi?
Devlet kendi insanına –ispat hakkı bile vermeden- ben sana güvenemem demeye devam edecek mi?

İzleyelim bakalım, devlet yeni anayasasında iş vergi toplamaya gelince kendi insanına ne kadar “odaklanacak” onu ne kadar dürüst varsayacak.
Bunu göreceğiz ve ne kadar insan odaklı olduğunu hep birlikte ölçeceğiz.