Mustafa Kemal’in siyasi çizgisi ne idi, ne değildi?


Sorulur:
Mustafa Kemal liberalizme mi yakındı yoksa sosyalizme mi?
Mustafa Kemal piyasacı mıydı devletçi mi?
Mustafa Kemalcilik bu gün, düzenden yana olmak ya da muhafazakârlık mıdır? Yoksa devrimcilik mi?

Bu soruların hepsine birden “kısa” bir cevap vermek gerekirse bizce şöyle söylemek mümkün:
“Mustafa Kemal iyi bir sosyal demokrattır”
Sanırım yazının sonunda siz de bana hak vereceksiniz.

Nereden belli?
Tabii ki O’nun tarihe geçmiş kendi beyanlarından.

1 Aralık 1921.
Birinci ve İkinci İnönü, Sakarya Meydan Muharebeleri yapılmış; Büyük Taarruz ve Başkumandanlık Meydan Muharebesi’ne daha dokuz ay, Cumhuriyetin ilanına iki sene var.
Mustafa Kemal Ankara’da Büyük Millet Meclisi kürsüsünde “Hey’et-i Vekile’nin vazife ve Salahiyetine Dair Kanun Teklifi” hakkında konuşuyor:

“Toplumbilim açısından bizim hükümetimizi ifade etmek lazım gelirse, “Halk hükümeti” deriz.
Teşkilatı Esasiye Kanunumuzun birinciden dördüncüye kadar olan maddeleri, hükümetin ne olduğunu, kimin tarafından idare olunduğunu, idare eden heyetin kuvvet ve selahiyetini açıklamıştır. Şekil ve sureti tesbit olunmuştur.
Fakat toplumsal doktrin itibariyle dahi düşündüğümüz zaman biz; hayatını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan emek erbabıyız, zavallı halkız.
Mahiyetimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız.
Dolayısıyla her birimizin hakkı vardır, selahiyeti vardır fakat çalışmak sayesinde biz kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını emek harcamadan geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuz içerisinde yeri yoktur, hakkı yoktur…
O halde ifade ediniz efendiler: Halkçılık, toplumsal nizamını emeğine, hukukuna dayandırmak isteyen bir doktrindir.
Efendiler, biz bu hakkımızı saklı bulundurmak, bağımsızlığımızı emin bulundurabilmek için heyet-i umumiyemizce, heyet-i milliyemizce bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyet-i milliyece mücahedeyi uygun gören bir mesleği takip eden insanlarız…
Fakat ne yapalım ki; demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş.
Efendiler; biz benzememekle, benzetmemekle iftihar etmeliyiz.
Çünkü biz bize benziyoruz efendiler.”

*
Mustafa Kemal, 1929 Kasım ayı başlarında kendi el yazısıyla yazmaya başladığı “ Medeni Bilgiler (Bu günkü anlamıyla yurttaşlık bilgisi) kitabında bu konulardaki görüşlerini açıklamaya devam ediyor:

Görülüyor ki, iktisadi ve bazı toplumsal işler, bir taraftan fertlerin menfaatleri ile alakadardır. Bunun içindir ki, ferdiyetçiler bu işlere devletin karışmasını şahsi hürriyete tecavüz gibi, görürler.
Fakat bu işler içinde, dolayısıyla bütün milletin müşterek menfaatine temas eden ve alakalı olan noktalar da vardır. Bu sebeple, devletçilerin haklı oldukları noktaları kabul etmek uygun olur.
Özel menfaat ekseriya genel menfaatle tezat halinde bulunur.
Bir de, özel menfaatler en nihayet rekabete dayanır. Hâlbuki yalnız bununla iktisadi nizam tesis olunamaz.
…..
Bundan başka, devletin ferde nazaran hırsı başka mahiyettedir.
O, kamunun müşterek menfaatini ve ilerlemesini düşünür.
Fertleri özel menfaat hırsından ne dereceye kadar uzaklaştırmak mümkün olacağı incelemeye değer.

Her halde, devletin siyasi ve fikri hususlarda olduğu gibi bazı iktisadi işlerde de düzenleyiciliğini prensip olarak kabul etmek caiz görülmelidir.
Bu takdirde karşı karşıya kalınacak müşkülat şudur:
Devlet ile ferdin karşılıklı faaliyet sahalarını ayırmak…
Devletin bu husustaki faaliyet sınırını çizmek ve bu hususta dayanacağı kaideleri tesbit etmek, diğer taraftan vatandaşın ferdi teşebbüs ve faaliyet hürriyetini sınırlamamış olmak, devleti idareye selahiyettar kılınanların düşünüp tayin etmesi lazım gelen meselelerdir.

Prensip olarak; devlet ferdin yerine geçmemelidir fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır… Genel olarak, “zaman ve mekânda daimi bir özel vasıf gösteren” iktisadi bir işi, devlet üzerine alabilir.
Madenlerin, ormanların, kanalların, demiryollarının, deniz taşımacılığı şirketlerinin devlet tarafından idaresi ve para ihraç eden bankaların millileştirilmesi; keza su, gaz, elektrik vesaireye ait işlerin mahalli idareler tarafından yapılması, yukarıda izah ettiğimiz türden işlerdir.
Bu izah ettiğimiz mana ve anlayışta” devletçilik, bilhassa toplumsal, ahlaki ve millidir”.
Milli servetin paylaştırılmasında daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlerin daha yüksek refahı, milli birliğin muhafazası için şarttır. Bu şartı daima göz önünde tutmak, milli birliğin temsilcisi olan devletin mühim bir vazifesidir.”
*
Mustafa Kemal, bunları kaleme almasının üzerinden yaklaşık beş yıl kadar geçtikten sonra 26 Mayıs 1935 tarihinde; bu konuyu bir kere de Amerikalı gazeteci “Gladys Baker”e  de anlatıyor:

Soru- Türkiye’de tatbik edilen devletçiliğin manası nedir?
Cevap- Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi 19.asırdan beri sosyalizm teorisyenlerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir.
Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş; Türkiye’ye has bir sistemdir.
Devletçiliğin bizce manası şudur:
Fertlerin hususi teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak fakat büyük bir milletin ve geniş memleketin bütün ihtiyaçlarını, birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket iktisadiyatını devletin eline alması.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türkiye vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa bir zamanda yapmaya muvaffak oldu. “Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka bir sistemdir”.
*
Şimdi düşünelim bakalım:
Mustafa Kemal, antiemperyalisttir: Etrafta mandacılar kol gezerken 1921 yılında Büyük Millet Meclisi’nde “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizm”den o söz etmiştir.
Mustafa Kemal, antikapitalisttir:
Aynı konuşmasında “Bizi yutmak isteyen kapitalizm” ile mücahede (yani cihad etmek,
savaşmak)tan bahsetmektedir.
Mustafa Kemal emekten yanadır:
Yine aynı konuşmasında “Halkçılık, toplumsal nizamını emeğine, hukukuna dayandırmak isteyen bir doktrindir” demektedir.

Şimdi O’nun için birileri “yaptıkları ne demokrasiye benziyordu ne de sosyalizme” diyor biliyoruz.

Peki, bir düşünelim bakalım;
Bu gün acaba kimler Mustafa Kemal kadar antiemperyalist? Oun kadar antikapitalist? toplumsal düzeni onun kadar emeğe ve onun hukukuna dayandırmayı savunabilmiş ve her şeyden önce bunları hayata geçirebilmiştir?

Bir düşünün bakalım:
Aklınıza geliyorsa, falan ya da filan kişi O’ndan daha fazlasıdır deyin.

Bu günün dış politikalarına bakıp “Hayır, biz Antiemperyalistiz bu durumdan memnun değiliz diyorsak, Küreselliğin yerli sermayeyi ezip geçtiği, bir kısım insanı palazlandırıp geriye kalan insanları işsiz bıraktığı bu ekonomik düzende kapitalizmin sadece rekabeti serbest bırakmakla doğru düzeni kuramayacağına inanıyorsak,
Halktan yana olmak, halkçılık denen şey özünde toplumsal düzeni emeğe ve onun hukukuna dayandırmaktır diyorsak;
Şimdi bunları kolayca söyleyen bizlerden “tam 90 yıl öncesinde” dört tarafı işgal edilmiş, fakir bırakılmış bir ülkede söylemeye ve uygulamaya başlamış bu büyük devrimcinin önderliği, bu gün içinde yaşadığımız sıkıntıları aşmak, toplumumuzdaki zihin karışıklıklarını çözmek için en büyük yol gösterici değil midir?
 *
O zaman da demişler ya;
“-Bu yaptıkları demokrasiye benzemiyor”,
“-Sosyalizme hiç benzemiyor.”
“-Hatta hiçbir şeye benzemiyor”
Peki, şimdi de bunların hepsine birer bahane bulanlara soralım bakalım;
Tam şimdi, Mustafa Kemal’den 90 yıl sonra…

Siz kimin getirdiği demokrasiyi daha demokrat buluyor ve keşke biz de öyle yapabilsek diyorsunuz?
Kimin halkçılığını, emekten yanalığını, sosyalizmini görüp beğeniyor da, ah bize bir türlü böyle birisi gelmedi ki diyebiliyorsunuz?
Söyleyin, sizin antiemperyalist “idol”ünüz kim?
Kim “sulh”ü yani insanların hem yurt içinde birbirleriyle barış içinde yaşamasını, boğazlaşmamalarını; hem diğer ülkelerin insanlarıyla barış içinde yaşama düşüncesini sloganlaştırmış?
Üstelik tarihin en başarılı savaş sanatçılarından biri olduğu halde.

*
Eleştirilere ne de güzel yanıt vermiş:
“…demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş.
Efendiler; biz benzememekle, benzetmemekle iftihar etmeliyiz.
Çünkü biz bize benziyoruz efendiler.”
Doğrudur, benzemiyor…
Demek ki “tek”tir, dolayısıyla benzeri de yoktur.
Kimse O’nun gibisini aramaya kalkmasın, bulamaz.