Duran adam, yürüyen adam, mezarlıkta ıslık çalan adam


Taksim Gezi Parkı olayının kıvılcımı ile alevlenen kitlesel yürüyüşlerinin şimdiki evresi “Duran Adam” direnişleri.
Olaylar o kadar hızla gelişiyor ki; bu yazı yayında olduğu sıralarda, kimilerinin “kıl-tüy” düzeyinden çok ileride olan uslanmazlıkları ve “çapulcu zekâları” kim bilir hangi yeni yöntemleri geliştirmiş olacaklar.

“Bunlar işte böyle dikilip dururlar” diyor şu sıralar Sayın Başbakan.
Eh yüz binler yürürken “Bunlar böyle bize karşı yürürler işte” demeyip durduklarında “böyle dururlar işte” diyorsa, yarın tekrar yürüdüklerinde bu sözü hemen o gün anlamını yitirecek demektir.
Öyleyse işin özü, bu günlerde yapıldığı gibi yürümek ya da durmak değil, “iktidarın yaptıklarına karşı gösterilen tepkili tavır” diye algılanmalı.

-“Ama diğer yüzde elli ondan yana değil mi?”
Bir kere o yüzde elli, şimdi sokakta olanlar bir kenara, evinde oturan-oturmayan halkın da yüzde ellisi değil; sadece seçimde oy kullanan seçmenlerin yüzde ellisidir.

-Bu yüzde elli hesabı içinde sandığa gitmeyip oy kullanmayanlar var mı?
-Yok.
-Bu hesabın içinde 2011’de seçmen yaşına gelmemiş olanlar var mı?
-Yok. (Ama meydanlarda seçmen yaşına gelmemiş insan çok)

2011 genel seçimlerine katılım oranı yüzde 83,16 idi. AKP yüzde 49,83 oy aldı. O günkü her 100 seçmenden 83’ünün yüzde 49,83’ü ne eder?

Çarpın bölün; Yüzde 41.43 çıkar.
-Peki o seçimlerde şimdiki gibi “Dediğim dedik; ben bilirim, ben karar veririm, ben beğenirim, ben ne dersem o olur” diyen bir Erdoğan var mıydı?
-Amerika ile birlikte Suriye’ye girelim, Esat’ı devirelim, Oranın isyancılarına para, pul her ne lazımsa destek verelim; Köprünün adı Yavuz Sultan Selim olsun, Taksimin göbeğine 31 Mart şeriatçı ayaklanmasının karargâhı olmuş Topçu Kışlası’nı yeniden yapacağım diyen, Kürt meselesinde insiyatifi elden kaçırıp şimdi olana bitene müdahale edemeyen bir lider görünümü var mıydı?
-Yoktu.

2011’de balkondan ne diyordu Sayın Erdoğan?

“…74 milyon vatandaşımızın yaşam tarzını, inanç ve yaşam değerlerini onurumuz, şerefimiz olarak göreceğimizden hiç kimsenin ama hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Hangi partiye oy vermiş olursa olsun, her bir kardeşimizin huzur, güven, barış içerisinde yaşamını idame edeceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın. Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır… Kibirden zaten sakınıyorduk. Bugünden itibaren bütün belediyelerimiz, belediye başkanlarımız ve parlamentomuzla daha fazla mütevazı olmanın çabası içerisinde olacağız. Gururu, böbürlenmeyi hiç bir zaman sevmedik bu günden sonra daha hassas olacağız. Tevazuda toprak gibi olmaya çok daha fazla özen göstereceğiz…”

Gösterdi mi?
Elinizi vicdanınıza koyup cevabını verin kendinize. 

Eh o zaman bu ve benzer konularda “sonradan” ortaya çıkan memnuniyetsizlikler de göz önünde bulundurulduğunda bu yüzde 41’in en azından otuzlu rakamlara düştüğünü, bu açıdan bakıldığında da karşı olanların bu günkü nüfus içinde yüzde yetmişlere doğru yükseldiğini söylemek mümkündür.

Bu gerçeğe rağmen “arkamda yüzde elli destek var” deyip, bir biçimde iktidarın emri  altında olanlar ve öyle görünmek zorundakiler de dahil tek tek adam toplatıp, miting yapmak; o mitinge katılımları -işin erbabı televizyoncuların ve kimi gazetecilerin de söylediği gibi- bire üç, bire beş katarak penguen habercisi televizyonlarda yayınlatmak hiç demokrasi aşkına bağlanabilir mi? Yapılanlar “demokratik işleyişin tezahürüdür” denebilir mi?.
Arkasında kitlelerin hür iradesi var denebilir mi?
Buna söyleyenin kendisi bile bunlara inanabilir mi?

Bu iş olsa olsa gece mezarlıktan geçerken korkuyu yenmek için ıslık çalmaya benzer.

*

Bunlar işin her yerden kolayca görünen, “yüzeysel” yanı.
Ama bir başka taraf var ki; onu lafla, penguen belgeseliyle, balıkgözü objektiflerle kandırmak, gaz sıkarak durdurabilmek mümkün değil:
Ekonomi sıkıntılı!

Sayın Başbakan 5 Nisan 2013’te şunları söylüyordu:
“Göreve geldiğimizde, İMBK 10.369 idi. 10 yılda endekse yüzde 652 oranında artış ilavesini görüyoruz. Ticari hareketliliğin merkezi İstanbul finans merkezi olarak öne çıkacak. ABD için New York ne ise bizim için de İstanbul öyle olacak. Süratle fiziki imkânlar hazırlandığında İstanbul çok daha farklı sıçramaların içinde olacak.”

Şimdi Borsa’nın nasıl baş aşağı gittiğiniz görüyor musunuz?
5 Haziran 2013’de Cezayir’de şunları söylüyordu:
"Bu olumlu gelişmeler elbette yabancı yatırımcıların da dikkatini çekiyor. 2010 yılında 9 milyar dolar olan ülkemize gelen yabancı sermaye, 2012’de 16 milyar doları aştı.

Başbakan Yardımcısı Ali babacan, Gezi parkı gerginliğinin etkili olduğu üç haftalık süreçte Borsadan çıkan para miktarının 1.3 milyar dolar olduğunu açıkladı. Aslında bu çıkışın Dünya’daki para daralmasının da etkisiyle daha hızlanacağı, işin içindeki herkesin ortak kanaati.

Bir başka açık gösterge, dövizdeki yükseliş.
Yabancıların piyasadan çıkışı, onları kendi paraları olan dövize yönlendirdi ve döviz fiyatları gün gün artıyor. Bu artış, onların satın alacağı döviz kadar bize borç ödemede, ithalatta gerekli döviz için de geçerli.
Bunun açık sonucu, dövizle ödenen AVM kiralarından, ithal malı tüketime, petrole, doğal gaza kadar pek çok şeyin fiyatının artan döviz ölçülerinde yükselmesi yani aradaki farkın tüketicinin ekonomisine yüklenmesi.
Tabii ödenecek dış borçlar da TL cinsinden artacağı için Hükümetin vergilerde, belediyelerin hizmet bedellerinde bazı “ayarlama”lara ihtiyaç duyacağı da açık bir gerçek.

Kısacası, insanlar yürüse de, dursa da hatta “Evelallah bizi kimseler bozamaz” deyip TV’den penguen belgeseli ve abuk-subuk programlar izleyerek sırtüstü yatsa da bir şeyler alttan alta yürüyor şu anda ekonomide ve dolayısıyla siyasette.

İşte o ekonomideki yürüyüş sonuçta –tabiatına uygun olarak- alttan alta hepimizin kesesine doğru uzanacaksa, yani ekonomik alt yapıdaki değişimler şimdiki siyasi üst yapının “istikbalini” belirleyecekse bu işler hayli değişiyor demektir.
O zaman da Mevlana’nın dediği gibi “
Düne ait ne varsa dünde kaldı cancağızım; bugün yeni şeyler söylemek lazım demek ve yarına daha aklı başında bir şeyler üreterek hazırlanmak lazım.