Adamlar yapıyorlar be kardeşim!


Ancak parmakla sayılacak kadar fabrikamız vardı.
Türkiye’nin bir toplu iğneyi bile yapamadığı o dönemlerde; yani aşağı yukarı bizim çocukluk yıllarımızda şu laf çok söylenirdi:
-“Adamlar yapıyor be kardeşim”

Biz yapamıyorduk.
Sermaye yoktu, sanayici yoktu, yetişmiş eleman yoktu, bilgi birikimi yoktu.
Türkiye ikinci dünya savaşı badiresini henüz atlatmış, yeni yeni kendine gelmeye çalışıyordu.
İlkokulun birinci sınıfındayken babamın bana samanlı kâğıttan yapılmış iki defter almak için kırtasiyecide kuyruğa girdiğini hatırlarım.
Hele bir sınıf arkadaşım vardı ki; defteri dolduğunda bütün sayfalarını siler ve onu tekrar kullanırdı.
Yoktu bir şeyimiz; yok oğlu yoktu…
Eloğlunun yaptığı ve en basitinden sanayi ürünlerine bile bakar bakar iç geçirirdik.

Pek kolay olmadı ama, sonra teker teker hepsi üretilmeye hatta dışarıya satılmaya başlandı.
Az çok sermaye birikti, teknoloji getirildi, iş öğrenildi, ustası yetişti, işçi eğitildi…
Sanayiin ve dolayısıyla ekonominin o koca çarkları nihayet ağır ağır dönmeye başladı.
Övünüyor, güveniyor ve geleceğe umutla bakıyorduk.
Bir zamana kadar…
*
Geçenlerde eve, üzerinde çamaşır kurutulan o alüminyum borulardan yapılma, plastik takoz ayaklı basit aletten aldım.
Etiketinde “Made in China” yazılıydı.
Yine orada yazıldığına göre, ithalatçısı finans merkezi diye ünlenen Ataşehir’denmiş.
Aklıma taa çocukluk yıllarımdan kalma o söz geldi yeniden:
“Adamlar yapıyorlar be kardeşim!”
Bunu yapanlar o ufak tefek, sarı suratlı adamlar.
Dünyanın öbür ucundaki memleketlerinde yapıyorlar, mal oralardan 40 günlük gemi yolculuğuyla buralara geliyor, gemiciler kazanıyor, ithalatçısı kazanıyor, gümrükler ödeniyor ve bizim mağazalarımızın raflarına “yerlisinden daha uygun fiyatlarla” yerleşiyorlar.
Sonra da bu ülke, bu kadar basit ama o malla “fiyatta” rekabet edecek bir eşyayı üretemiyor.
O nedenle de, bizim adamlar boş tutulup kahvede pişpirik oynatılırken biz tüketiciler resmen o üretimi yapan elin Çinlisinin yevmiyesini ödüyoruz.

Nelerde mesela?
İğneden ipliğe hemen her şeyde.
Fiyatta az çok rekabet edebilsek, zaten kim gidip taa Çin’lerden alır, kırk günde getirir, üstüne üstlük para da kazanabileceğini hesaplayabilir ki?
Çıkın sokağa bakın işportaya. Pazar tezgahlarına bakın, süper marketlere bakın.
Giyim kuşamdan tabak çanağa, çatal kaşıktan elektroniğe, tükenmez kalemden kaldırımlara döşenen paket taşlara kadar ve hemen her yerde binlerce yabancı ürün.
En sıradanından en teknolojiğine kadar; seç beğen al.
Şimdi buna ne diyeceğiz?
-“Adamlar üretiyorlar be kardeşim!”
Peki ya biz?
*
Kim ne derse desin, o eğilip bükülmüş istatistikler, o süslü raporlar, çanakçı TV’ler ne derlerse desinler ortada çok acı bir gerçek var:
Türkiye başkalarının ürettiğini tüketiyor; kendine üretemiyor.
Türkiye, başlangıçta yoksullukları ve yoksunlukları dolayısıyla yapamadıklarını bir zaman sonra kendi gayretiyle aşmış ve o günlerde üretemediklerinin neredeyse tamamını üretebilecek hale gelmişken bir noktadan sonra önü kesilmiştir.
Kimler tarafından mı?
Hem dışarıdan hem içeriden birilerince.

Haydi uzay çağının yanına bile yaklaşamazsın, uçak üretmek büyük sermaye işi, falan ilacın patenti filanın elinde, öbürünün hammadde avantajı var…
Peki ya parmak kalınlığındaki alüminyum boruyu büküp altına hurda plastikten dökme takozu vidalaman için senin neyin eksik?
O kadar mı çaresizsin, güçsüz ve beceriksizsin?
Yok yok, tabii ki bunun altında başka bir şeyler var.

*
Aklımıza gelenleri sayalım:
Türkiye bu gün, dışarıdan küresel sermayenin marifeti, içeriden bu işten nemalananların tamahkarlığı ve hıyanetiyle, ve tabii ki; sözümona “adamdır” diye ardına düştüğümüz kimilerinin gafletleriyle –kolayca yapabileceği ürünler için bile- “yaptırılamaz” “ürettirilemez” hale getirilmiştir.
-İnsanlar iyi şeylere layıktır demagojisiyle iç pazarının kapıları ardına kadar dışarıya açılmıştır,
-Ekonominin can damarı, kanı olan bankacılık sektörü, küresel finansörlere altın tepsiler içinde “sunulmuştur” .
-Ekonominin stratejik kurumları, bir mirasyedi tavrı ve özelleştirme yoluyla yabancı sermayenin eline teslim edilmiştir.
-Ekonomi yönetimi bakkal anlayışına terkedilmiştir.
-Planlama, çağ dışı ilan edilip etkisizleştirilmiştir.
-Üreticiyi kollayan, ona cesaret veren her türlü teşvik ve destek basbayağı yasaklanmıştır.
-Tarım ve hayvancılıkta çiftçiye “sen boş otur, biz aynı parayı ödeyelim” denmiştir.
-Üretip kazanmak yerine paradan para kazanmak açıkça özendirilmiştir.
-İşçilik devlet eliyle pahalılaştırılmış, üzerindeki vergi-sigorta yükü ile istihdamımız ve dolayısıyla üretimimiz maliyet baskısı altına alınmıştır,
-On milyon dolayında insanımıza “çalışmasan da sana biz bakarız” denmiş, onlara iş imkanı yaratılacağı yerde, bedava aş verilmiş, böylece iktidar kulluğuna mahkum edilmiştir,
-Okullarda bilim, sanat ve teknolojinin yerini hurafe ve safsata eğitimi almıştır,  
-Ülkenin düşünen, araştıran, üreten beyinleri, yurtseverleri, karşı devrimin hedefi haline getirilmiş, baskı altına alınmıştır
-Bütün bu tabloyu içine sindiren, buna itiraz etmeyen, günübirlik düşünüp yaşayan, cebinde parası yokken borç harç yapılan tüketimi marifet sayan bir kuşak yetiştirilmiştir,
-Ve bu durumu “kemikleştirmeye” teşne, geçimini buna bağlamış, rantiye komisyoncuları, hizmetkarları, paragöz kadrolar köşe başlarına getirilmiştir.
-Politikada, bu fiili durumu onaylayacak, hukukileştirecek, küçük çıkar hesapları ve gafletleriyle bu düzene hizmet edecek kişiler hem beslenmiş hem “parlatılmıştır”.

*
Ne dersiniz?
Bir zamanlar “yapamadığımız” şimdi ise “yaptırılmadığı için” tarih tekerrür edip; birileri bizi döndürüp dolaştırıp raflarında her şeyin olduğu ama ülkeyi yine bir toplu iğnenin bile üretilmediği ülke olma noktasına mı sürüklüyor?
Cumhuriyetin yüzüncü yılına yaklaşırken, o bir asırlık emeği ve başarıyı hovardaca sıfırlayacak ve bir kere daha “yapıyor elin adamı be kardeşim” mi diyeceğiz?

Peki bizi buralara sürükleyen o birileri kim?
Elimizi kim tutuyor, üretimimizin dizginlerini kimler ha bire kasmakta?
Onlara ne demeliyiz?
Acaba içlerinde bir ölçüde biz de var mıyız?
Hemen cevabını vermeliyiz.
Zira bu soruların düşünme süresi sanıldığından daha da kısa.
Bakın o cevap zarflarının atılacağı sandıkların biri kapandı bile, diğer ikisi ise önümüze konmak üzere.