İsot tarlaları ve sandıktan sandığa siyaset üzerine ekonomi
 


“Siyaseti ekonomi belirler” der dururuz.
Bu biraz teorik bir söz gibi mi anlaşılır bilemiyorum ama kim ne derse desin, pratikte de “doğru”dur.
Nedeni basit: insanoğlu doğası gereği önce kendini düşünür,“bencil”dir.
Dolayısıyla dünyayı kendi ekonomik çıkarına göre değerlendirir.
Bilimsel bir tanımlamaya göre de “Homo-ekonomikus”tur.
Urfa’lılar üzerinden söylenen ama aslında insanoğlunu anlatan hikayeyi bir kere de burada tekrar edip kimseyi rencide etmek istemem ve gerçek olmaktan çok da bir şeyi anlatmak için “uydurulduğunu” düşünürüm ama ucundan değinmekte yarar var: o hikayede “Osmanlının son günlerinde Güneydoğumuz işgal edildiğinde kimsenin pek endişelenmediği, fakat günün birinde işgalci Fransızların isot (kırmızı biber) tarlalarını çiğnemeye başladıkları söylendiğinde halkın ayaklandığı ve “amanın, vatan elden gidiyor” diye direnişe geçtiği söylenir.
*
Türkiye son zamanlarda hızı artan biçimde bir taraftan yağmalanır ve bir taraftan da ekonomik krize giderken yani bir başka tanımla “ekonomi tarlamız” işgal altında iken halkımızın ciddi bir bölümünün bu durumdan pek de “ırgalanmadığı” görülüyor.
Nedeni galiba henüz kendi “isot tarlaları”na girilmemiş olması.
Öyle ya:
- “Hükümet” garip gurebaya “İsmet Paşa döneminden farklı olarak” ha bire yardım yağdırıyor.
-İthal mallar ucuz, çeşit çeşit.
-Nereye AVM yapılsa, gökdelen dikilse oralarının arsa fiyatları yükseliyor.
Hatırlarım, bir gün Şişli’de olmadık bir sokak arasına dikilen gökdeleni protesto etmek üzere 15 kadar partili, elimizde bez afişlerle gittiğimizde sipsivri ortada kalmıştık.
Mahalleli camdan baksa bile alkışlamıyordu eylemimizi.
Nedenini sorduk birkaç kişiye; “Ama böylece bizim buraları da değerleniyor ya!” demesinler mi…
Yine bir seferinde bindiğim taksiciye laf atmıştım “yahu her yere bu kadar yüksek binalar dikilir mi?” diye. O da aynı hesapla cevabı yapıştırdı: “Abi Allah razı olsun bunlardan” dedi. “Bunlar yapıldı, mahalleye zenginler geldi, işimiz açıldı güzel ekmek yiyoruz”.
Adamın kendi dünyası ve görüş mesafesi bu olunca hadi gel de anlat bakalım İstanbul’un hızla betonlaştığını, artan trafiğin yarattığı sıkıntıyı, çevre kirlenmesini ve getirdiği kaosu, birileri için yapılan imar değişikliklerini ve haksız kazançları…
Arkadaş kendi penceresinden bakınca ne görürse tabii ki ona göre değerlendiriyor durumu ve “var mıydı eskiden bunlar?” diye karşı soruyu sorduğunda sizin o “makro” ölçekli açıklamalarınız pek de para etmiyor.
*
O zaman şu soruyu sormak gerekiyor kendi kendimize?
“Siyaseti ekonomi belirliyor”sa bu kimin ekonomisi?
“Garip gureba”nınki mi yoksa büyük sermaye sahiplerinin ekonomisi mi?
İşin enteresan tarafı, “kısa dönem”de yani bir sandığı kapayıp yeni bir sandığı açana kadar geçen 4-5 senelik dönemlerde çıkarları çelişik olması gereken o her ikisinin ekonomisi de bu işin belirleyicisi ve destekleyicisi.
Garip gureba da memnun, büyük sermaye de.
“Aman bu rüya bitmesin” diyorlar.
"Ya aradakiler" mi?
Onlar da iki arada bir derede tabii...
Peki neden böyle?
Çökmekte olan bir ekonomide “yoksul”u da “varsıl”ı da bu ekonomiden mutlu ise iktidara neden oy verilmesin ki?
Tabii ki yukarıda sözünü ettiğimiz “bir sandıktan diğer sandığa” kadar geçen süreler için “ekonominin belirlediği siyaset” bu sadece!.
Ya sonrası?
Önce şu anekdotu aktarayım:
1850-1870 yıllarına kadar bu işlerin pirleri sayılan klasik iktisatçılar yani Adam Smith, Jean-Baptiste Say, David Ricardo ve John Stuart Mill gibileri “uzun dönemde” ekonomide her şey kendiliğinden dengeye gelir, piyasanın sihirli eli bu işleri düzeltir” derken bir de bakılmış ki bu işler kendi bildiğine bırakılırsa kötüye gidiyor, ekonomilerde krizler baş gösteriyor.
Bir iki sıkıntıdan sonra, 1936’da J.M. Keynes diye biri çıkıp “hayır her işi piyasaya bırakmayalım, zaman zaman araya devlet girmeli” demiş. “sonra da eklemiş: “Klasik iktisatçılar uzun dönemde her şey dengeye gelir derler ama o uzun dönemde de biz ölmüş oluruz”.
Bizim vatandaşın hesabı da o hesap.
Makarnadan, kömürden, para yardımından “nasiplenen” garip gureba ile bu çarpık, talancı düzenden palazlananlara baktığımızda “iki sandık arası” bu iktidarı desteklemekte kendileri açısından hayli yarar görüyorlar.
Zaten seçimlerde çıkan oylar, siyasetin arkasındaki maddi destekler ve her şeye rağmen elde edilen iktidarlar da onu gösteriyor.
Ama ya daha sonrası?
Ya şehir artık bu kadar betonlaşmayı kaldıramayınca, ya çevre bitince, ya yağmalanacak arsa arazi, kamu malı kalmayınca, ya devletin talancı ve bedavacıların yükünü çekemeyeceği bir döneme geçilince, ya borçlanmanın ve borç bulabilmek için verilebilecek siyasi tavizlerin de sonuna gelince ne olacak?
Kimi politikacılar, bütün stratejilerini sandıktan sandığa geçen süreyi düşünerek yapıyor ve aynen Neo klasik iktisatçı Keynes’in dediği gibi söylüyor: “O zamana kadar biz zaten ölmüş oluruz”
Doğru…
Uzun dönemde işin suyu çıkınca nasıl olsa herkes başına geleni daha kolay kavrayacak ve siyasette doğru vaziyetini alacak. Bu kaçınılmaz ve bu arada siz de o zamana kadar ölmüş olursunuz ama ya bizim çocuklarımız yarın ne yapacak, nelerle karşılaşacak?
Bu ülkenim baştankara giden ekonomisini ve onunla at başı gitmek durumunda olan siyasetini kim düzeltecek?
Ufukları önündeki sandıkla sınırlı politikacı esnafı mı?
Daha geniş ufukları olanlar mı?