Seçimler ve kredi kartıyla balık tutmak


Malum, önümüz seçim.
Şimdi yeni bir şeyler bulup söylemek lazım.
Boğazına kadar borca batmış, yoksulluk sınırını aşamamış en az 46 milyon vatandaşımız seçimlerde oyunu kullanırken birilerinden şöyle dişe dokunacak, derdine deva olabilecek bir şeyler duymak istiyor tabiatıyla.
Biraz bayat bir laf olacak ama bu konu açıldığında “Çinlilerin balık vermek yerine balık tutmayı öğretmek” lafını hatırlamamak elde değil.
Neden mi?
Burada, yaşanan sorunların yarattığı tabloya yani sonuca değil de bu sonucu yaratan nedenlere baktığımızda şöyle “yapısal” bir durum çıkıyor ortaya:
Adamın geliri ile gideri arasında apaçık fark var.
Örneğin bu yoksulluk sınırı içinde olan 46 milyon yurttaşımızın eline geçen para, Türk-İş’in Şubat 2015 için tesbit etiği rakamından da anlaşılacağı üzere şöyle:
-Dört kişilik ailenin açlık sınırı 1.308 TL
-Yoksulluk sınırı 4.259 TL
Bu memlekette asgari ücret kaç para peki?
-Tek kişinin çalıştığı iki çocuklu o 4 kişilik bir ailede 994,- TL mesela…
Peki açlık sınırı olan 1308 TL ile asgari ücret alanların eline geçen 994,- lira arasındaki sadece bir aylık 314,- liralık “açlık” açığı nereden kapanıyor dersiniz?
Ya çocuğun okul masrafı, ya hastalıklar ve falan filandan gelen “arızi giderler”?
Haydi bir ay eğrisi doğrusuna denk geldi ve bir biçimde denkleştirdin; ya sonrası?
Ya bütün bir ömür?
Toplayın, çıkarın, çarpın, bölün, isterseniz karekökünü hesaplayın sonuç değişmez:
Bu tabloda “açlığın yarattığı açık” her yoldan kapatılmaya çalışılırken elbette “kredi kartı” şansı da kullanılacaktı.
Bir yere kadar tabii…
Nereye mi?
-“Bankalar sisteminin kredi kartı hesabını iptal etmesine kadar”.
Kart iptal dedi mi?
İşte bundan sonrası, “düzen” sorunudur.
O “düzen” kimse, bunun çözümünü de bulmak zorundadır.
*
“Efendim, madem böyle bir durum var, madem önümüzdeki seçimlerde de biz sıkı bir “koz” kullanmak zorundayız; biz o zaman bu birikmiş kredi kartı borçlarını halledelim, herkes rahatlasın, oylar da bize aksın…
Ama bunu hemen söylemeyelim de rakipler kapmasın, “sürpriz yapalım”
Kusura bakılmasın ama bundan siyaseten bir şey çıkmaz.
Ortaya atan ya da “aman ne proje” diyenler kusura bakmasın ama, üstelik buna proje falan da denmez.
Neden mi?
Çünkü birikmiş kredi kartı borçlarının silinmesi ya da bir biçimde eritilmesi hiçbir şekilde fakir fukaranın değil, öncelikle bankaların ve dolayısıyla “düzen”in sorunudur ve onları sevindirecek bir “çözüm”dür.
Biz bu borçları bir biçimde ortadan kaldıralım derseniz, o müthiş projede iki ihtimal var:
-Ya bankalar bu alacaklarının üzerine bir sünger çeker,
-Ya siz bu parayı devlete ödetirsiniz.
Ama her ikisinde de fakirin sorunu çözülmez.
Gelelim ayrıntısına:
Bir kere bu parayı kaptırıp da geri isteyenler bankalar ise; ben o bankaların alacağını, fakirin borcunu silerim diyemezsiniz. Bunlar küresel bağlantılı ticari müesseselerdir.
Olsa olsa, “yap bir indirim de, arkadaşlar ödesin ve size müşteri olmaya devam etsinler, bak sana da yarayacak, yumurtlayan tavuğu kesmeyin” dersiniz.
Finansmancılık bu, akılları yatarsa yaparlar, yatmazsa yapmazlar ama onlar asla bir siyasi parti olmadıkları halde, bu çözüm hiçbir zaman da akıllarından geçmeyen bir şey değildir.
İkinci durum, parayı kısmen devlete ödetmektir.
Hadi ödetin ya da ödeyin de, bakın bakalım kim karlı çıkıyor bu işten:
Bankalar karlı çıkar.
Alacaklarını alırlar,” oh sayelerinde paramızı bataktan kurtardık” “Ne proje ama” derler.
Bu batağı yaratan nedenler yani “açlık” ile “gelir” arasındaki fark yine devam edeceği için bankalar bayram eder ama o fakir gider ertesi ay bir o kadar daha borçlanır.
Yine mi ödeyeceksiniz?
Ödeyemezsiniz çünkü devletin imkânları dipsiz kuyu değildir.
*
Türkiye’de açlık ve fakirlik sınırları içinde yaşamaya çalışan insanların “hayatını” değiştirecek başka bir projeniz yoksa, kusura bakılmasın ama hiç kimse bu geniş kitleyi kolay kolay harekete geçiremez.
Geçiremediği gibi, fakir fukaraya hizmet adı altında o çarpık düzenden nemalananların sıkışan değirmenine su taşır sadece, asla umut olamaz; bu konuda kimse boş heveslere kapılmasın.
“Peki ne yapalım bu insanların borçlarını, adamlar kartı kullanamayınca aç kalacaklar” diyenler de olacaktır.
Soralım o zaman: Bu iş bu kadar kısa vadeli mi?
Birikmiş borcu bir biçimde hallettiniz, hatta böylece sol gösterip sağ vurarak bankaları da sevindirdiniz, maksat hasıl oldu mu?
Bu bir siyasi proje mi? O da değil, çünkü Türkiye'de yaklaşık 59 milyon kart ve 30 milyona yakın da kullanıcısı var. Diyelim ki bunun ödeyemeyen 1 milyonuna destek(!) oldunuz, sevindirdiniz.
Peki borcunu tıpış tıpış ödeyen 29 milyon insan bu işten biraz burkulmayacak mıdır?
*
Türkiye genelde dış ticaret açığı veriyorsa, bu açık yılda 100 milyar dolarlara kadar çıkabiliyorsa; bu genel gidişatın, fakirin birikmiş kredi kartı borcunu tasfiye etmekle çözümleneceğini öngörmek, bunu çözüm gibi önermek ve sonuç beklemek doğrusu –eğer bile bile yapılmıyorsa- büyük bir safdilliktir.
Mevcut makro ekonomik yani genel ekonomik yapıyı değiştirecek bir kararlılık ve projelendirme olmazsa, bu ekonomi üretemediği ve satıp kazanamadığı için ne işveren para kazanabilir, ne işçisine daha fazla para ödeyebilir.
Çünkü kazanılmayan paradan ne işveren pay alıp üretime devam edebilir, ne işçiye yaşamını borçsuz sürdürebilecek ücreti verebilir ve ne de devlet bu işlerden kendini döndürebilecek vergi payını alabilir.
Gerçekten bir şeyler mi yapacaksın mesela? Söyleyeyim:
Ben sosyal devletim de...
Kaldır yoksulluk sınırının altındaki ücretlerden gelir vergisi kesintisini, indir işçinin sırtındaki sigorta primini; insanlar o artan parayla gidip öderler borçlarını zaten o zaman. Üstelik üretim maliyeti de düşer.
Hiç öyle "müthiş" projelere falan gerek yok:
Yapabiliyor musun bu "yapısal" düzenlemeyi IMF'e, Dünya Bankasına, OECD'ye yani "düzen"e rağmen?
Bu makro dengeleri düzeltmenin yolu sadece ve sadece size bu yapıyı dayatanlara karşı çıkmaktan, şartları tersine çevirmekten, onlara karşı kendi yurttaşınızın çıkarını kollamaktan geçer.
Kim midir bu durumları dayatanlar?
İMF’tir Dünya Bankası’dır, türevleridir.
Nereden çıkardın diyenlere de söyleyelim:
Bakın bakalım kimlerdir onlar;
-Demiryollarını uzatmaktan vazgeçin, karayolu taşımacılığı size daha ucuza gelir diyenler
-Sanayiciliği bırakın siz madenleri işlemeden ihraç edin diyenler,
-Tarım’dan hayvancılıktan sübvansiyonları kaldırın; et, buğday, sap-saman dışarıda daha ucuz diyenler,
-Türkiye’nin mali düzenini dizayn eden, vergi yükünü emeğin, istihdamın, üzerine yıkarak üretimin önüne set çekenler,
-Serbest piyasacılık deyip iç pazarı; Arap Baharı deyip dış pazarı öldürenler,
-Türkiye’nin kiminle dost, kiminle düşman olacağını kendileri söyleyenler,
-1946’dan bu yana bütün bunları yapmaya teşne sağ partileri iktidar yapanlar, onları yardım(!) ve kredileri ile besleyen ama aslında bu tabloya yönlendirenler kimlerdir acaba?
Merak edenlere her türlü “kaynak” gösterilir.