Ekonomide hem yürüyüp hem sakız çiğneyebilmek

Son yıllarda bir küresellik edebiyatıdır gidiyor.
Dünyaya açılıyoruz, dünyada ne varsa bizde de olacak, dünya bizi tanıyor falan filan…
İşin edebiyat tarafı güzel: Dünyaya açılalım, dünya bize açılsın, siz bize gelin biz size gelelim de yenen yemeklerin hesabını kim ödeyecek?
Bir zamanlar üst düzey bir kamu yöneticisi tanımıştım.
Gidip gelmeler konusunda dert yanıyordu:
“Mecburen akşamdan eve çekiliyorum ve yapılan yemek davetlerinden çoğuna gidemiyorum. Çünkü yemeğine gittiğim adamlara benim de aynı düzeyde bir karşılık vermem gerekiyor.
Veremezsem bakışların altında eziliyorum verecek olsam cebimdeki para yetmiyor.”
Ekonomide de küresellikten yola çıkılarak “Siz bize gelin, biz size gelelim” ve “siz bize satın biz de size” diyelim ama bu karşılıklılık konusunun maliyetini mutlaka iyi irdelemek gerekiyor. Çünkü içimize kapanmayacağız, dünya ile içli dışlı olacağız derken bunun kendi ekonomimiz için, daha doğrusu halkımızın önemli bir kısmı için ne anlama geldiğini de bilmek, hatta bu arada safça “inadına liberal – inadına küresel” diyen dostlara da bir şeyleri nazikçe hatırlatmak gerekiyor.

Küresel ekonomi denen şey, kısaca uluslararası sermayenin sınır tanımayan dolaşımıdır.
Bu sermaye, karlılığını sürdürebilmek amacıyla gittiği her ülkenin iç mevzuatını aşmayı, ekonomideki dengelerini kendi çıkarlarına uygun hale getirmeyi amaçlar.
Gittiği yerlerdeki yoksulluğun, işsizliğin nerelere varacağını “umursamamayı” da işin gereği sayar. Bunu test etmek için isterseniz kendinizi onların yerine koyun ve büyük bir güçle herhangi bir yabancı ülkeye yatırımcı olduğunuzu düşünün…
Orayı kalkındırmayı mı amaçlarsınız yoksa mümkün olduğu kadar çok para kazanıp memlekete göndermeyi mi?
Küresel sermayenin denetim altında tutulabileceği ölçülerde kabulünde bir sorun yoktur.
O ölçülerde kimse ekonominizin ipini eline alamaz. İşinize gelmediği zaman sınırlayabilirsiniz.
Sorun “sınırsız” anlayışında olunduğunda baş gösterir.
Bizi endişelendiren budur.
Uluslar arası büyük sermaye, hele hele karşısında “gelin canlar bir olalım” diyecek yerli sermayeyi ve onu kayıtsızca destekleyen yönetimlerini bulduğunda, o sizin kolay kolay rekabet edemeyeceğiniz, pişman olduğunuzda dur diyemeyeceğiniz gücüyle gelir ve iç piyasanızı eline geçirir.
Uluslar arası sermayenin ekonomideki hakimiyeti daha sonra mutlaka ülkenin hukuk sistemine de yansır ve giderek bu düzenin rahat işleyebileceği, kendisine uzun dönemde de güven verecek koşulları yaratır.
Ekonomisi uluslar arası piyasanın bileşik kaplarına bağlanmış ülkeler, bu yapılarıyla kendi başlarına hareket edebilme imkanlarını yitirirler ve “biraz daha sosyal olma” iddialarını da bir kenara bırakıp her alanda sözüm ona “liberal” düzeni kabul etmek zorunda kalırlar.
Çünkü küresel ekonomi asla sosyal demokrat ekonomi ve onun hukuku değildir, olmaz da.
Uluslar arası sermayenin getirdiği bu liberal düzenin sizin ülkenizde sahneye konan versiyonu, o ünlü “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” in kitaplarda pek yer verilmeyen arka yüzü olan, şimdi birer ekonomik sömürge haline gelmiş üçüncü dünya ülkelerindeki uygulamasından başka bir şey olamaz.
İşlerine geldiğinde ülkenizde yapabilecekleri yolsuzlukları da, hukuksuzlukları da işin raconundan sayarlar, o ülke halkının çıkarlarının da, sosyal dengelerinin de ne olacağı, yolun nereye varacağı kimsenin umurunda olmaz.
Zaten hep öyle olmadı mı ki?
İşte ülke çıkarlarını ve içinde bulunduğu koşulları hesaba katmadan, sırf kapsama alanına girmek için açık imza verdiğiniz bu küresel ekonomik düzende “sosyal demokratlık” gibi yabancı sermayenin pek de haz etmediği işlerde, durumun çok iyi değerlendirilmesinde yarar vardır.
1.Eğer “küresel” ve “liberal” gibi kavramları çok kutsallaştırmışsanız, yani bir ayağınızla buradan yola çıkıyorsanız artık diğer ayağınızla sosyal demokrasiye varamazsınız.
2.Ben hem küresel sermayeden yanayım hem liberalim ama aynı zamanda sosyal demokratım diyorsanız, ilk ikisi mutlaka olur ama hiçbir zaman gerçek anlamda sosyal demokrasiye ulaşamazsınız. Bu uğurda verilmiş emekler, kullanılan krediler ve samimi gayretler de boşa gider. Çünkü sosyal demokrasicilik işi, hiçbir zaman ekonominin iç işleyişini uluslar arası sermaye düzeninin şablonlarına teslim ederek başarılamaz.

Örneğin ülkenizde 10 milyon işsiz varken, bunların ücret düzeyleri “liberal” düzenin gereği olarak emek arz ve talebine göre belirlenecekse eğer bu ekonomik dengeye karşı çıkmak küresel sermayenin ve liberal düzenin kabul gören esaslarına aykırıysa, küresel ekonomi ile sosyal demokrasi tercihleriniz arasında sıkışır kalırsınız.
Örneğin sosyal demokrasinin gereği olarak en alttakilere bir şeyler vermeniz gerekiyorsa, bunun kaynağı borçlanma değil de bu küresellik ve liberalizm tercihlerinden fevkalade memnun olanların kesesinden bir şeyleri almak ve onların çıkarlarını biraz sınırlayarak diğerlerine pay çıkarmaktan geçiyorsa küresellik, liberallik ve sosyal demokratlık tercihlerini bir arada yapmak, ilk bakışta “yürürken sakız çiğneyebilme” gibi kolay görünen işlerdendir -ki kriz ve yoksulluk dönemlerinde bu sakızın çiğnenmesinden medet umanlar da olacaktır- ama, işin sadece söz değil de uygulama safhasına girecekseniz, çiğneyeceğiniz sakız sosyal demokrasi olabilir fakat, yürüyeceğiniz yol muhtemelen küresel ve liberal ekonomiden başka bir şey değildir.
O yolda sosyal demokratça yürüyeceklerin çok dikkatli olmaları, küresel ve liberal güçlerce yolun nereye kadar açık tutulduğuna, bir yerden sonra önünün kesileceğine dikkat etmesi ve gereken önlemi derhal alması gerekir.