"MUHASEBEYE GÜZELLEME" YA DA ÇOK BAŞKA ŞEYLER



Severim muhasebeyi…
“Hesaplamayı” yani.
Bileceksinizdir; “Hesap” Arapçadan geçme kelime ve “mu” ön ekiyle “hesaplama”yı ifade eder.
Peki ya hesaplama?
“Hesaplama”yı anlatmaya, onu ayrıca güzellemeye gerek var mı?
Hele de bu hesapsız-kitapsız gidişatın at koşturduğu günlerde ve ortamda gündemdeyse.
Hesap denen şey kabaca “eksiği-gediği” doğru ölçmek, sonra bunlardan yola çıkıp geleceği planlamak değil midir?
Olmayan şeye “var”, herkesin gözü önündeki şeye “yoktur böyle şey” demek bir “ölçüsüzlük” “hesapsızlık”, el yordamı” yada “ne zaman ne ile karşılaşılacağını bilemeden yol almak” demek değil midir?
*
Türkiye, maalesef büyük bir “muhasebe yoksulluğu”nun içinde.
Yani hesapsızlığın.
Hani “Binmişiz alamete gidiyoruz kıyamete” dercesine.
Şimdi bu girişten sonra gelelim asıl meramımıza.
İster bir kişi, ister aile reisi, isterse bir işletmenin sahibi ve hatta bir ülkenin kaderini tayin edecek kişi ya da kurum olsun…
En azından kendinize sormaz mısınız ara sıra;
“Nedir durum?”
“Eksik olan ne?”
“Fazla olan ne?”
Hani bunu kendi hesabınız için yapmanız gerekir ama yapmasanız da en azından elinizi cebine atınca iyi kötü anlarsınız. Fakat iş biraz büyüyünce bu öyle sadece “cepteki para”ya bakmakla yürütülemez ki. Belki daha baştan o cebinizdeki paranın gideceği yeri bellidir, belki sadece emanettir, belki eli cebe atmakla ele gelmeyecek olan borçlardır falan…
Akıllı olan oturur düşünür bunları hep.
Sonra da “saldım çayıra, mevlam kayıra” demeyip işleri “planlar”
İşte o planlamanın olmazsa olmaz şartı da, sağlıklı, disiplinli bir muhasebe ile üretilmiş sağlam verilerdir.
Türkiye, bir dönem hafiften toparlamasına rağmen taa Osmanlı’dan başlayıp bu günlere gelene kadar sağlıklı bir muhasebe yapamamıştır.
Acaba bunun nedeni o sağlıklı muhasebeyi yapması gerekenlerin sadece dışarıya değil kendi kendine bile bunun gerekliliğini anlatamamış olması ya da kendine anlatsa bile başkalarına farklı görünmek zorunda olmaları yani içeriye dışarıya öyle göstermek zorunda kalmaları mıdır?
Biraz tavuk-yumurta işine benzetmesi gibi olacak ama; bizde ekonomik kırılganlık ve bodoslamalar hesapsızlığı, bu koşullardaki hesapsızlıklar ise sürüp giden kırılganlıkları, bodoslama gidişatı doğurmaktadır.
Bu kısır döngüde adama sorsak “Niye işletmende sağlıklı bir muhasebe tutmuyorsun, neden muhaseben göstermelik, hatta “şu an ne durumda olduğunu kendinin bile bilememen bir eksiklik değil mi?” desen alacağın cevap hazır:
“Abi, doğrudur var bir noksanlık ama ben bu günü kurtarma derdindeyken sen bana gelmiş kayıt-kuyut soruyorsun”. “Hadi yaptık dediğini ama bu sefer de ben kendimi kendi elimle devletin eline teslim etmiş olmam mı?
İşin neresinde olduğumu ben de tam olarak bilemiyorum tamam ama bunun da bir iyi tarafı var; gerçeğin ne olduğunu benden hesap soracak olanlar da bilemiyor”. Dolayısıyla bu şartlarda ne kadar lazımsa biz de muhasebeye o kadar önem veriyoruz.
Soruyorsun siyasetçiye aynı soruyu; Onun tavrının da mahalledeki esnaftan farkı yok:
“Bendeki rakamlar böyle, durum da aynen benim gösterdiğim gibi" diyor başka bir şey demiyor.
Ey siyasetçi;
“İyi anlatıyorsun da peki ya memleket?”
-Bu memleket ne üretiyor?
-Ne tüketiyor?
-Aradaki açık nasıl karşılanıyor?
-Kaç kişinin işi var, kaç para alıyorlar, kaç kişi işsiz ve ümitsiz, kaç kişi aç?
-Kaç kişi hasta, kaç kişi ölüyor?
-Hangi icraat kaça mal oluyor, ihtiyaç ne, harcama ne? Lüks ne?
-Kaç atın, kaç araban var, kim biniyor?
-Elde ne mal kaldı, kaçı satıldı, kaça satıldı?
-Enflasyon kaç mesela?
Hadi al bakalım cevabı:
Sanki mahalle bakkalına kaç para kazanıyorsun?” diye sormuşsun da zülfiyarine dokunmuş gibi anlatıyor:
“Vallahi, bunların bir kısmı ticari sırdır söylenmez, bir kısmı devlet sırrıdır o zaten söylenmez.
Ha bak, çok lazımsa sor TÜİK’e söylesin. Bizde bu işerin hesabını kitabını TÜİK tutar.
-İyi ama memleketin yarısı kayıt dışı olunca o rakamların da yarı yarıya sağlam bir muhasebe kaydına dayanmadığı, bu hesapla yine yarı yarıya güvenilir olduğu, bu hesapsızlıkla bir yere varılamayacağı düşünülemez mi?
-……!
Türkiye, maalesef mahalle bakkalından devlet muhasebesine kadar ciddi bir muhasebe yani hesap kitap ihtiyacı içerisindedir.
Bu gün hesapsızlık, kişinin ya da siyasetçinin aslında kendisi ile bile gerçeklerle yüzleşmek istemediği, dolayısıyla başkalarına “öylesine” sunduğu bir aşamaya gelmişse; bunun sonucu;
-Ne durumda olunduğunun bilinememesi,
-Orta ve uzun vadeli bir plan-program için "veri"sizlik,
-Yerli ya da yabancı sermayeye yani iş dünyasına güven verememe halidir.
-Sonuçta bu tablo dolayısıyla bir bodoslama gidiştir ki nereye varılacağını kimse bilemez.
Son olarak şunu söyleyelim:
Türkiye’de gerek kişiler gerek işletmeler ve gerekse kamu açısından muhasebesizlik,”denen şey, “gidişatı” anlayamamaktan başlayıp bu durumdan “çıkış” için gerekli makro planlamayı yapma imkanını zaafa uğratmaya kadar pek çok sıkıntının nedenidir.
Hesapsızlık, kurumlaşmanın, kurumlaşarak gelişmenin, kalkınmanın engelidir.
Türkiye, bu açmazlardan kurtulması için “muhasebe”yi daha çok devletin bir vergileme aracı değil, hemen her konuda planlamaya hizmet edecek “bilgilenme aracı” olarak görmelidir.
“Vergi” gerekirse daha da az alınabilir ama muhasebenin azı olmaz.
Az muhasebe, en azından “alacakaranlık”tır, az aydınlıktır.
En ufak işletmeden en üst düzeyde siyasete kadar herkesin, “hesabını” yani “durum”unu bilmeden, içinde bulunduğu durumun sağlam verilerine bakmadan, bu bilgilere ulaşmadan sonuç almaya kalkması, olsa olsa “körebe” oyunudur.
Bilirsiniz, “kör ebe”ler, ancak o anda tuttuğunu, elinin tutabildiğini ve bir de, eline ne verilirse onu bilebilirler.
Ne iş hayatında ne kamu yönetiminde asla “Kör ebe” olmayalım.
Muhasebesizlik, hesapsızlıktır.